Türkiye gözünü doğuya dikti
Hamida Ghafour / The National, BAE / 27.11.2009
NATO’nun tek Müslüman ülkesi olan Türkiye, gözünü gittikçe doğuya doğru çeviriyor.
Hamida Ghafour / The National, BAE / 27.11.2009
NATO’nun tek Müslüman ülkesi olan Türkiye, gözünü gittikçe doğuya doğru çeviriyor.
Türkiye, Orta Doğu’daki iktidar oyununun kurallarını yeniden yazıyor. Patrick Ste ale bunun, Amerika’nın Irak’ta yarattığı felaket kadar, işbaşındaki AKP’nin siyasetinin de sonucu olduğunu söylüyor.
Patrick Seale / International Herald Tribune / 05.11.2009
Amerika’nın Irak’taki yıkımının Körfez’deki güç dengelerini alt üst ettiği ve İran İslam Cumhuriyeti’ne başat bir bölgesel güç olarak yükselme, Sünni Arap devletlerinin üstünlüğüne meydan okuma ve kendini hem İsrail’e hem de Amerika Birleşik Devletleri’ne rakip gösterme fırsatı yarattığı genel olarak kabul görüyor.
İran’ın etki alanı artık Şii’lerin hüküm sürdüğü Irak başta olmak üzere Suriye, Lübnan, Filistin hatta Yemen’in kuzeyinde merkezi Sana hükümetine karşı savaşan Zeydi isyancılarına kadar genişedi. Yemen’deki gelişmeler, Suudi Arabistan’da haklı bir kaygı yaratmış durumda.
Oysa Irak savaşının çok dikkat çeken bir başka önemli sonucu oldu. Amerika’nın Irak’taki -ve İsrail’in aşırılıklarını dizginlemede aynı orandaki- başarısızlığı, Türkiye’nin Amerikan yanlısı gömleğini sıyırarak, Orta Doğu’dan Balkanlara, Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya uzanan büyük bir bölgenin tam ortasında, kendini güçlü ve bağımsız bir oyuncu olarak ispat etmeye yüreklendirdi.
Türkiye, güçten ziyade diplomasi ile etki alanını genişletiyor. Komşularıyla ekonomik ilişkiler kuran ülke, çözümü güç bir çok bölgesel sorunda arabulucu olma niyetinde olduğunu da gösterdi. Öte yandan, Kürtlerin bağımsızlığı için savaşan isyancı PKK militanlarını bastırmada güç kullanmaktan çekinmedi.
Ama bu konuda bile Türkiye daha yumuşak bir yaklaşım benimsemiş durumda. İsyancılara pişmanlık imkânı tanınıyor. Türkiye’nin dikkat çeken dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu geçen hafta bir ilke imza atarak Kuzey Irak’taki Kürt bölgesel hükümetini ziyaret etti. Türkiye’nin Erbil’de bir konsolosluk açması da gündemde.
Türk diplomasisi son yıllarda Arap aleminde büyük rağbet gören ve ülkenin Avrupa Birliği yolunda elini güçlendiren bir çok başarı kaydetti. Bazıları bunu, Türkiye için içerisinde AB olmayan bir gelecek, AB için Türkiye’siz bir gelecek olmadığını söyleyecek kadar da ileri götürebilir.
Türkiye’nin dinamik, çok yönlü dış politikası, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2002′de işbaşına gelmesiyle şekillenmeye başladı. Eşleri başörtüsü giyen Erdoğan ve Gül’ün, haklı olarak muhafazakâr ve kısmen İslamcı oldukları düşünülüyor. Ancak ikili, İslami bir devlet yaratma amacında olmadıklarını vurgulamaya özen gösteriyor. Türkiye’nin nüfusu çoğunlukla Müslümanlardan oluşuyorsa da; devlet laik, demokratik, kapitalist ve hem Batı’ya hem de Arap ve İslam alemine yakın duruyor. Ve Türkiye kendini her iki taraf için de yaşamsal önemde bir köprü olarak görüyor.
Türkiye’nin yeni dış politikasının kuramsal çerçevesini çizmede Ahmet Davutoğlu’na itibar ediliyor. Davutoğlu, dışişleri bakanı olmadan önce Erdoğan’ın başdanışmanlığını yapıyordu.
Ekim ayı içinde gerçekleşen iki ziyaret, Türkiye’nin etkinliğini anlamamıza yardımcı olabilir. Başbakan Erdoğan, beraberinde dokuz bakanı ve bir Airbus dolusu işadamıyla Bağdat’tı ziyaret ederek, Irak hükümetiyle bir araya geldiğinde, aralarında ticaret, enerji, su, güvenlik ve çevre konularının yer aldığı en az 48 tezkereye imza attı.
Bu sırada Dışişleri Bakanı Davutoğlu Halep’te, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’le anlaşmalar imzaladı. Bunlardan belki en önemlisi, vize uygulamasının kaldırılması ve sınır geçişlerinin serbest bırakılması oldu.
Türkiye, Ekim ayında Ermenistan’la diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması ve sınır kapısının açılmasına olanak sağlayacak iki protokole imza atarak da yeni bir zemin yarattı. Elbette, çoğunlukla Ermenilerin yaşadığı ve Ermeni işgali altındaki Dağlık Karabağ konusunda Ermenistan’la anlaşmazlık yaşayan ve Türkiye’nin de müttefiki olan Azerbaycan, bu gelişmeye sert bir şekilde karşı çıkıyor.
Araplar açısından bakıldığında en önemli gelişme hiç kuşkusuz Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinde yaşanan gerileme. İsrail’in Filistinliler’e gösterdiği acımasız -ve Gazze savaşında doruğa ulaşan- zulmün neticesinde çoğu Türk’ün duyduğu büyük öfke, ikili ilişkileri zedelemiş durumda.
Filistin davasının şiddetli savunucularından olan Başbakan Erdoğan, Gazze saldırısından önce bile İsrail’in acımasız eylemlerinden bazılarını “devlet terörü” olarak tanımlamaktan geri durmamıştı. İkili ilişkilerde toptan bir zedelenme olası görünmüyor, ancak İsrail’in sertlik yanlısı başbakanı Benyamin Netanyahu ve dışişleri bakanı Avigdor Lieberman görev başında olduğu sürece ilişkilerin eski sıcaklığına kavuşması güç.
Rusya ve Orta Asya’daki petrol ve gaz tedarikçileri ile Avrupa’nın enerjiye aç piyasalarını birleştiren bir enerji merkezi olan Türkiye’nin asli görevi diplomasiye güç vermek.
Öyle ya da böyle, yeniden dirilen Türkiye, olumlu ve cepheleşmeyen bir tutumla, Orta Doğu’daki iktidar oyununun kurallarını yeni baştan yazıyor. Bu durum, fırtınalı ve tutuşmaya hayli yatkın Orta Doğu’da parıldayan bir kaç noktadan biri.
Ahmed Cenabi / El Cezire İngilizce / 24.10.2009
Ermenistan, Suriye ve Irak gibi komşularıyla ilişkilerini geliştiren Türkiye, Orta Doğu’da İsrail’den yana olan güç dengesini sarsıyor. El Cezire’den Ahmed Cenabi, Yeni-Osmanlı da denen bu siyasetin ayrıntılarını anlatıyor.