Arşiv

Posts Tagged ‘Suudi Arabistan’

Irak'ın komşuları seçimleri izliyor

2010/03/08 Yorumlar kapalı

Sam Sasan Shoamenesh / El Cezire İngilizce / 07.03.2010

Irak’ta bugünkü tarihi parlamento seçimlerinin öncesinde, ülkenin mevcut karmaşık iç dinamikleri ve bunların geleceği nasıl şekillendirebileceği üzerine bir hayli yazıldı, çizildi. Ancak sorulmayı bekleyen soru, bu kritik seçimde Irak’ın komşularının pozisyonlarının ne olduğu.

Irak’ın istikrarı ve buna eşlik eden komşu ülkelerde etkilerinin risk altında olduğu düşünüldüğünde, bugünkü seçimler Ortadoğu başkentlerinde büyük bir kaygıyla takip ediliyor.

Özellikle Tahran, batı sınırındaki gelişmeleri dikkatle izliyor. İran’ın Irak politikası, yalnızca ideolojik temellere dayanmıyor. İran-Irak ilişkilerini Şii ittifakı gözlüğünden irdelemek yanıltıcı olur.

Pragmatik Hesaplar

İstikrarlı, etnik çekişmelerin olmadığı bir Irak, İran’ın ulusal çıkarlarıyla da örtüşüyor. İran’ın ihtiyacı olan son şey bölünmüş, etnik ve mezhepsel çatışmaların kargaşaya neden olduğu bir Irak. Bu durumda Irak’ın toprak bütünlüğü riske girer ve sınırlara bir mülteci akını başlayabilir. Özellikle Ürdün, Irak’taki istikrarsızlığın yaratacağı bu sonucunun gayet farkında. Bu olasılık, İran’daki etnik çeşitlilik ve bölgesel jeopolitika düşünüldüğünde Tahran için de yıkıcı gelişmelere emsal teşkil edecektir.

Arkabahçe tehdidi

Benzer hesaplar bölgedeki diğer oyuncular tarafından da tutuluyor. Örneğin Suriye. Başkan Obama himayesinde daha ılımlı bir Amerikan dış politikası beklentisi olsa da, Suriye ABD’yi arkabahçesindeki potansiyel bir tehdit olarak görüyor.

İran gibi önemli ölçüde azınlık nüfusları bulunan Suriye ve Türkiye, etnik rekabeti ateşleyebilecek ve ülkeyi iç savaşa sürükleyebilecek bir seçim sonucuna karşı çıkacaktır. Özellikle bağımsız bir Kürt devleti ilan etme çağrılarını harekete geçirecek bir sonuç, bu üç ülke için de doğrudan bir ulusal güvenlik tehdidi oluşturacaktır.

Yaygın görüşün aksine, bağımsız, dengeli ölçüde milliyetçi ve birleşik bir Irak, İran’ın çıkarlarıyla örtüşmektedir. Etnik temeller üzerinde ayrışmış, bölünmüş bir Irak, İran için sakınılması gereken ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturur.

Nükleer müttefik?

Şiilerin baskın geldiği bir Bağdat yönetimi, Tahran için daha elverişli olsa da, İran mezhepler arasındaki ayrılıkları aşarak Irak’la ekonomik, siyasi ve kültürel bağlar kurmak için yumuşak başlı güce başvuracaktır.

1980′lerde iki ülke arasında sekiz yıl süren kanlı savaş hatırlanırsa, İranlıların fazlaca iyimser oldukları düşünülebilir ancak Tahran nükleer programı konusunda, dost ilişkiler içerisindeki bir Bağdat’ın ekstra bir destek olacağını da umuyor.

Suudi Arabistan açısından bakılırsa, Irak’taki etnik çatışmalar seçimlerin tehlikeli bir sonucu olarak görülüyor. Ülke çapında azınlık olan, ancak petrol zengini doğu vilayeti Hasa’da çoğunluk olan Şiiler, Riyad için büyük bir endişe kaynağı. Parçalanmış ve kaos içerisindeki bir Irak, Suudi Arabistan’ın ulusal çıkarlarını riske atacaktır.

Washington bağlantısı

Irak’ın komşuları, bir yandan Bağdat’ın Washington ile olan bağlarını asgariye indirmeyi, diğer yandan da Irak hükümeti ile kendi aralarındaki özel konumu güçlendirmeyi hedefleyeceklerdir.

ABD ile sıkı bağları bulunan Türkiye ve Ürdün gibi ülkeler için bu politika, incelikli bir diplomasi ve ustalık isteyen çetrefilli bir iş olacaktır.

Yeni bir Irak’ın İsrail-Irak ilişkilerini nasıl değiştireceğini gözlemlemek ilginç olacaktır. Bölgenin mevcut jeopolitik haritasında İsrail’in çıkarları, Bağdat ve Washington arasında güçlü ilişkilerin devamından yana.

Yukarıda çizilen tablo temel bir noktayı belirgin kılıyor. Bu bölge bölünmüş olarak kaldığı müddetçe mevcut jeopolitik gerçekler yeni iktidar oyunları ve sıfır toplamlı rekabetler yaratmaya devam edecektir.

Bölgeye biçilen bu formül, geçip gittiği yerde kurbanlarını bırakmaya, bölgeyi zayıflatmaya ve gelişime engel olmaya devam edecek.

Bu yazının kapsamı dışında kalsa da, Ortadoğu’nun bireyler ve toplum olarak nihayet refaha ve ilerlemeye kavuşması için bölge ülkelerinin bu topraklara özgü bir işbirliğine doğru gayret göstermeleri gerektiğini söylemek yeterli olacaktır.


Sam Sasan Shoamanesh uluslararası hukuk uzmanı ve dış politika dergisi Global Brief’in kurucularındandır.

Kısaltılarak çevrilen bu yazının aslını aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz:

http://english.aljazeera.net/focus/iraqelection2010/2010/03/201037123914357815.html


El Kaide kazanıyor mu?

2010/01/20 Yorumlar kapalı

Mervan Bişara / El Cezire Blog / 14.01.2010

Ellerinde maket bıçaklarıyla bir düzine insanın yüzbinlerce Batılı askeri “Büyük Orta Doğu” bölgesinin muharebe alanlarına çekmiş olması, Washington’un “teröre karşı savaş”ı hakkında ne söylüyor?

Yüz bin yabancı askerin işgal altındaki Afganistan’da batağa saplanmış hâlde geriye -eğer kaldıysa- kaç El Kaide unsuru kaldığını tahmin etmeye çalışması;

En özgürlükçü demokrasinin “Vatanseverlik Yasası” adı altında özgürlük karşıtı tartışmalı yasalar ve vatanseverlikle uyuşmayan uygulamaları hayata geçirmesi;

Ayakkabısına yerleştirdiği bomba nedeniyle milyonlarca insanı uçuş öncesinde ayakkabılarını çıkarmaya zorlayan bir kişi;

İç çamaşırlarına gizlediği bomba nedeniyle diğer bütün yolcuları küçük düşürücü durumlara sokan bir kişi;

Amerika Birleşik Devletleri’nin caydırıcılığı ve prestiji yanında askeri ve diğer harcamalarla trilyonlarca dolar yitirmesinin ardından El Kaide’nin üst yönetiminin sırra kadem basmış olması, örgütün üslerinin ve hücrelerinin dünya çapında artmış olması, gönüllülerin örgüte katılmak için toplanması ve genç taraftarlarının internet sitelerinde toplanmaya devam etmesi; bütün bunlara rağmen El Kaide’nin Amerika’yı ve Amerikalıları terörize etmeye devam etmesi,

Tüm bunlar, “teröre karşı savaş”ı nasıl gösteriyor?

Kapasite, sayı ve destek açısından inanılmaz eşitsizliklere rağmen Amerika’nın bir süpergüce karşı savaştığı izlenimi fazlasıyla yaratıyor.

El Kaide kazanıyor mı? ABD yenildi mi?

Turnayı gözünden vurmak

Onlarca yıl önce, Afganistan’ın dağlarından başka gidecek yeri olmayan yıldırılmış bir grup olan El Kaide, bölgedeki otoriter rejimler yerine Amerika’yı hedef almaya başladı. Bölgeyi istikrarsızlaştırmak, Amerika’nın burnunu kanatmak ve destek kazanmak için.

Strateji basitti: ABD’yi İslam alemi ile doğrudan karşı karşıya getirmek. Koyunların mezbahaya gittiği gibi, Amerika bu tuzağın ortasına yürüdü.

El Kaide şanslıydı. Beyaz Saray ve Pentagon’da bir ‘kovboy’ ve tabir uygunsa ‘şahin görünümlü tavuklar’ (orduda görev almaktan uzak durmuş militaristler) çoğunluktaydı. Savaşın şiddetlenmesi yalnızca zaman ve derece meselesiydi.

Bush yönetimi “evde savaş vermektense savaşı düşmanı kapısına götürmeye” karar vermişti. Bu, üyelerine Yeşil Kart başvurusu yapmadığı düşünülürse tam da El Kaide’nin beklediği hamleydi.

Herşey bir film senaryosu kadar düzgün ilerledi. Pentagon’a, Wall Street’e ve dünyadaki statüsünün dayanaklarına yapılan 11 Eylül saldırılarının ardından, yaralı süpergüç öfkeden köpürdü. Züccaciye dükkânındaki fil misali, sonuçları üzerine neredeyse hiç düşünmeden askeri eyleme geçti.

Savaş çığırtkanları Amerikan ulusal güvenliğine karşı oluşan tehditten yararlanarak dış politikadaki askeri gündemlerini ilerletirken, radikal Amerikan sağı “yaşam tarzına” karşı tehdit olarak adlandırdıkları her şeyi Amerika’nın yaşam tarzını sağa çekmek için istismar ettiler.

Washington önce “haçlı seferi” çağrısı yaptı, sonra bunu teröre karşı “savaş”a çevirdi ve bu kılıfla Afganistan ve Irak’ı işgale girişti, ve İsrail’in Lübnan ve Filistin’deki kanlı savaşlarına destek verdi. Somali, Yemen ve Pakistan’a da karıştı ve müttefiklerine İslami hareketlerle mücadele etmeleri için doğrudan baskı yaptı.

ABD çok geçmeden kaynaklarını kurutan işgalle ve masraflı askeri operasyonlarla baş başa kaldı. Savaşın korkunç insani bedeli ise beklendiği üzere yalnızca düşmanlık ateşinin körüklenmesine neden oldu.

Kaderin cilvesi olarak Amerikan karşıtlığı ise Ürdün, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi “dost rejimler”de daha fazla yaygınlaştı.

Amerika’nın yüzlerce savaşçı gruptan oluşan parçalı, seyyar ve çok merkezli bir hareketi yenmek için talihsiz ve orantısız bir şekilde askeri güç kullanması bu ülkeyi ne daha güvenli ne de caydırıcı yaptı.

Obama yönetimi hâlihazırda onaylanan 660 milyar dolarlık bütçeye 2010 için 33 milyar dolar daha eklerken, eski ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers’ın bir kaç hafta önce bana söylediği şu sözler aklıma geldi: ‘ABD kendisini bekleyen “küresel başkaldırı” ile mücadele etme stratejisini on yıldır hâlâ geliştirmiş değil.’

Ordunun ötesinde

ABD askeri harekâtına karşı halkın muhalefeti ve dünyadan gelen kınamalar Washington’da kulak arkası edildi. Askeri yayılmayı ciddi bir şekilde tersine çevirmek yerine, Obama yönetimi Afganistan-Pakistan bölgesinde askeri hareketliliği hızlandırdı. Bunu Yemen’de de tekrarlamaya kararlı görünüyor.

Hiçbir strateji uzmanı askeri güçten toptan vazgeçmeyi tavsiye etmez. Oysa Washington’ın ateş gücüne bağlılığı -hatta bağımlılığı- El Kaide’ye verilen desteği etkisiz hâle getirmek ve gerçekten insanların sevgisini kazanmak adına yapılan diğer tüm çabaları geçersiz kıldı ya da sıfırladı.

İnsansız uçaklardan gelen füzelerin, hızla geçen F-15 jetlerinin ve yürüyen tankların yankıları düşünülürse, Başkan Obama’nın iyi niyet gösterileri ve Arap ve İslam alemiyle “karşılıklı çıkarlar ve karşılıklı saygı” temelinde yeniden temas kurma çabaları zor duyuluyor.

Washington askeri gücünü ne kadar çok kullandıysa, El Kaide’yi yenmek için en çok ihtiyaç duyduğu insanların, Amerikalıların, Arapların ve Müslümanların daha az güvenini kazandı.

Benzer şekilde, Amerikanın askeri harekâtları, geçen yıllarda El Kaide’ye en büyük darbeyi yaşatan istihbarat ve kolluk kuvvetlerine zarar veriyor.

Sıfır Toplam Stratejisi

Askeri maceralar öldürüp yaraladıkça ve hayatları yok ettikçe, en olmaz müttefikler arasında düşmanlık ve “ittifaklar” yaratıp bunları besliyor. Londra’da çalışan genç ve zengin bir Nijeryalı, Türkiye’de çalışan Ürdünlü bir doktor ve Pentagon’un eğittiği Arap-Amerikan bir asker gibi. Hepsi de Amerika’yı incitmek için ölmeye hazırdılar.

Yine benzer şekilde anti-terör taktikleri ve istihbaratın yürütülüşü, halka yönelik diplomasinin “insanların güvenini kazanmasını” iyice zorlaştırdı. Bölge insanına kulak verileceğine bu insanlar gizlice dinlendi ve hakları bildirileceğine uzak hapishanelerde işkence gördü.

Washington, insanların kaygılarını ve korkularını dinlemek yerine, kendi korkularını vurguladı ve bunları herkesin üzerinde gördü.

Bu sınırlı ve sınırlayıcı havada, örneğin, genelde fakirleştirilmiş Yemenliler kuzeydeki savaştan, güneydeki yoğun çatışmalardan ve otuz yıllık despot bir rejimden çekmeyi bir kenara bırakıp ABD’nin korkuları hakkında kaygı duymalı, kendi çıkarlarından önce ABD’nin çıkarlarına cevap vermeliler.

Bu da bizi başladığımız noktaya geri götürüyor. El Kaide ancak ve ancak Washington’ın kendini mağlup eden bir savaş yürütmesi sayesinde kazanıyor.

Oysa teröre karşı kendini mağlup eden bir savaşta kazanan ve kaybeden aynıdır.

Amerika, güvenlik endişelerini ve askeri ve stratejik tahakkümü altındaki ülkeler hakkındaki siyasi çıkarlarını ön plana sürdükçe Pentagon ve El Kaide birbirlerini beslemeye devam edecek. Sonunda Amerikalılar, Araplar ve Müslümanlar kaybetmeye devam edecekler.


Yazının aslını aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz:
http://blogs.aljazeera.net/imperium/2010/01/14/al-qaeda-winning


Amerika diktatörlere arka çıkmayı sürdürüyor

2009/11/12 Yorumlar kapalı

Filistin’de Hamas’ın, İran’da Ahmedinejad’ın seçilmesine razı olmayan Amerika, iş Afganistan’a gelince ses çıkarmıyor. Karzai hileli bir seçimin ardından yeniden işbaşında.

Robert Fisk / Independent / 07.11.2009

Obama-Brown ikilisinin Afganistan’da hile ile seçilen Hamid Karzai’yi tebrik mesajına bundan daha denk düşen bir açıklama olabilir mi? İlkin Filistinliler 2006′da adil bir seçimle Hamas’a oy verdikleri için zalimce cezalandırıldılar -ve hâlâ cezalandırılıyorlar-, ardından İranlılar Haziran ayında, hile karıştırılan ve yurtdışındaki herkesin (ve bir çok İranlının da) bir diktatör olarak addettiği tuhaf Mahmud Ahmedinejad’ın yeniden göreve geldiği bir seçim yaptılar. Oysa şimdi, İran’daki seçimden kat be kat hırsla şike yapılan bir seçimin ardından rüşvetçi, yozlaşmış, hizipçi Karzai yönetimi iş başında; ve evet, Karzai’yi gönülden seviyoruz ve baştan aşağı hileli seçimini kabul ediyoruz.

Karzai, Obama-Brown kardeşlerden aferin alıyor. Demek öyle? Haydi arabalara! Ha McChrystal, ha Westmoreland. Diğer Amerikan süvarilerine katılacak 40 bin gözüpek askeri gönderin de batıya, daha doğrusu güneybatıya, Teröre Karşı Savaş’ın Sekizinci Yılında Afganistan’ın kendi Khe Sanh’ında savaşsınlar.

Barbara Tuchman’ın, kendi çıkarlarının aksine siyaset güden hükümetleri anlattığı kitabı “Çılgınlığın Yürüyüşü: Troya’dan Vietnam Amerikasına” adını taşıyordu. Vietnam’ı biraz hatırlamak iyi olur. Afganistan’daki yeni maceramızın bir gazisi olan İngiliz asker Patrick Bury’nin dünkü açıklaması da Vietnam’la kurulan benzerliğin son derece yerinde olduğu yönündeydi.

1967′de Vietnam’da Amerikalılar yozlaşmış eski General Nguyen Van Thieuman’ın başkan seçildiği “demokratik” bir seçimi yönettiler. Amerikalıların “genel olarak adil” ilan ettikleri hileli bir seçimde, Thieu oyların yüzde 38′ini aldı.

1967′de Washington’ın bu isyancı diktatöre meşruiyet kazandırmaya ihtiyacı vardı. Böylelikle Komünizme karşı savaşta Vietnam’ın askeri işgaline itibar atfedecekti. Saygon’un ülkenin geri kalanından tamamen yalıtılmış olduğu, zalimce güçlü ve yalnız bir krallık olması gibi, Amerikalılar bir diktatöre arka çıkmak şeklinde bilindik rollerini oynarken, Karzai de Amerikan paralı askerlerinin koruduğu aynı küçüklükte bir adada hüküm sürecek.

Eski yüzbaşı Bury’nin ağırbaşlı bir şekilde ifade ettiği gibi Afganistan savaşı “19.yy. İngiliz koloni ordusunun kazanılması mümkün olmayan bir savaşı idare etmeye çalışmasıyla eşdeğer… Bu uzun ve kanlı savaşların ardındaki strateji neydi, ya da ne?” 1967′deki neden Laos, Kamboçya ve Tayland’ın komünistleşmesi ihtimaliydi. Şimdiyse Peştunistan, Belucistan, Veziristan söz konusu. Harp okulunun çiçeği burnunda cahil öğrencileri olan bizlere göre savaş, Taliban / El Kaide canavarlarının heybetli kulelerimize yeniden saldırmalarını engelleyecekti. Ne var ki 2001′in söz konusu katilleri çoğunlukla Suudi Arabistan denen dost, ılımlı, zalim, oligarşik, monarşik diktatörlükten çıkmıştı. Şükürler olsun seçime giden bir ülke değiller.

Oysa bu, tatsız bir gidişatın parçası. Amerikan ordusu Vietnam’da demokrasiyi ve ülkenin bağımsızlığını desteklediklerini iddia ederek iç savaşa katılıyorlardı. 1982′de Lübnan’da “demokratik yollardan” seçilmeiş Başkan Emin Gemayel’i desteklediklerini öne sürerek iç savaşta Hristiyan Marunilerin tarafını tuttular. Şimdi de yapmacık seçimlerden sonra Güney Afganistan’da aralarında Taliban’ın yaşadığı Peştun köylülere karşı Karzai hükümetinin tarafındalar. Bir sonraki My Lai nerede? Gazeteciler kehanetlerden sakınmalıdır. Ama ben bu kez sakınmayacağım. Batı olarak Afganistan görevimiz mutlak bir felâketle sonuçlanacak.


Robert Fisk, İngiliz The Independent gazetesinin Orta Doğu muhabiridir. Yazının aslını aşağıdaki bağlantılarda bulabilirsiniz:
http://www.independent.co.uk/opinion/commentators/fisk/robert-fisk-america-is-performing-its-familiar-role-of-propping-up-a-dictator-1814194.html
http://www.commondreams.org/view/2009/11/07-4


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.