Arşiv

Posts Tagged ‘Türkiye-ABD ilişkileri’

Soykırıma anlam kazandırmak

2010/03/09 Yorumlar kapalı

Los Angeles Times / Başyazı / 08.03.2010

Osmanlı İmparatorluğu’nun sonundaki sancılı dönemde yaklaşık 1,5 milyon Ermeni katledildi. 1915 ve 1918 yılları arasında Türkler tarafından gerçekleştirilen bu katliam soykırımdı ve bu terimle adlandırılması gerekir. Bu durumu ABD’nin resmi görüşü olarak ifade etmek için bağlayıcılığı olmayan bir kararı onaylayan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Howard L. Berman ve komitenin diğer üyeleri ABD’nin manevi bir duruş sergilemesini talep eden seçmenlerin taleplerine karşılık verdiler. Artık bu sembolik kararın ABD’nin stratejik çıkarlarına da hizmet edip etmeyeceğine Kongre ve Obama yönetimi karar vermelidir. Mevcut durumda Barack Obama, bu soruya kendinden önceki başkanlar George W. Bush ve Bill Clinton gibi ‘hayır’ diyor.

ABD’nin Ermeni katliamı hakkındaki tarihi gerçeği savunması önemlidir. Bundan daha önemlisi Türklerin kendi zalim tarihleri ile yüzleşmeleridir. Almanya’dan Güney Afrika’ya, Arjantin’e dek şiddet dolu tarihleri ile dürüstçe hesaplaşan bir çok ülke örneği mevcuttur.

Oysa Türkiye, 23′e karşı 22 oy alan kararın ardından, bu tasarının ülkenin onurunu zedelediğini, ABD-Türkiye ilişkilerinde ve Ermenistan ile ilişkileri normalleştirmek için varılan anlaşmaların onaylanması hususunda olumsuz sonuçlar doğurabileceğini ifade ederek, Washington büyükelçisini istişarelerde bulunmak üzere ülkeye çağırmıştır. Türklerin ve Ermenilerin diplomatik ilişkilerin kurulması ve sınır kapılarının açılması yönünde geçen yıl varılan protokolleri benimsemeleri daha yapıcı bir yaklaşım olurdu. ABD’de yapılan oylama, süreci daha fazla geciktirmek için bir mazeret olmamalı.

2008′deki seçim kampanyası boyunca Obama, katliamların soykırım olarak adlandırılmasına açıkça destek veriyordu. Oysa başkan olduğunda, Afganistan’da, Irak’ın istikrarında ve İran’a karşı Birleşmiş Milletler yaptırımlarında Türkiye’nin desteğine duyulan ihtiyaç nedeniyle bu desteğin önemini hesaplamak gibi hoş olmayan bir görevle baş başa. NATO’daki tek Müslüman ülke olan Türkiye’nin, şu an BM Güvenlik Konseyi’nde de bir sandalyesi yer alıyor.

Her Amerikan yönetiminin Türkiye ile hayati stratejik ortaklığı sürdürmesi gerektiğinin farkındayız. Geçen yıl protokolleri imzalamaları için Türkiye ve Ermenistan’a dil döken Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, anlaşma gereği kurulacak komisyonun kanlı tarihi incelemekle görevli olduğunu ve “iki ülkenin aralarındaki sorunu nasıl çözecekleri konusunda üçüncü bir ülkenin söz hakkı olmayacağını” söylüyor. Clinton haklı, ancak Ermeniler bu tür bir komisyonun tarihi örtbas edebileceğinden endişe ediyor.

Amaç Türklerin ve Ermenilerin uzlaşmaya varması, tarihin gölgesinin bugünlere uzanmasına son vermeleri. Bu her iki halkın çıkarına olduğu kadar ABD’nin de çıkarınadır. Bunun için de Türkiye’nin yükümlülüğü, Ermeni soykırımını kabul etmektir.


Bu yazının aslını aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz:

http://www.latimes.com/news/opinion/editorials/la-ed-turkey8-2010mar08,0,7808172.story


Erdoğan: Avrupa Birliği kaybeder

2009/12/13 Yorumlar kapalı

10.12.2009

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin Avrupa Birliği üyeliği hedefleri ve dış politikasında yer tutan diğer konularda RT ile yaptığı röportajda görüşlerini paylaştı.

RT: İktidara geldiğinizden beri siz ve partiniz çok yönlü bir dış politikadan yana oldunuz. Bunun sonucunda İslam dünyasının lideri olma yolunda ilerliyorsunuz. Bu stratejik pozisyonu devam ettirebilecek misiniz?

RTE: İslam aleminin lideri olmaya çalışmadım. Bunun için hiç bir gayrette bulunmadım. Böyle şeyler bazılarının bu görevi üstlenmek istedikleri için birden bire olmaz. Mesele bizim bir şeye inanmış olmamızdan kaynaklanıyor. Biz halkımıza mümkün olan en iyi şekilde hizmet etmeye inandık. Şüphesiz ki, ülkemizin diğer ülkelerle eşit ilişkiler kurmasını istedik, çünkü dünyamızda bir eşitsizlik meselesi var. Bir çok ülke bununla savaşıyor. Türkiye’de sorunların üstesinden gelmeye yönelik yüzyıllık bir devlet geleneği var. Öyleyse Türkiye’nin buna nasıl bir katkısı olur? İlk olarak daha güçlü bir ülke olmaya ve komşularımızla ilişkilerimizi müspet bir noktaya getirmeye ihtiyacımız var. Sonra bu barış çemberini genişleteceğiz. Suya atılan bir taşın önce küçük dalgalar yaratması, ardından bu dalgaların büyümesi gibi.

RT: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği önemli bir konu başlığı. Son olarak Angela Merkel ve Nicolas Sarkozy, Türkiye’nin zararına AB’nin genişlemesine karşı çıktılar. Sizce neden buna karşılar? Ve Müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği yapılanmasının bir parçası olabilmesi yolundaki gerçek beklentileri nedir?

RTE: Avrupalı bazı liderler, AB’nin katılım mevzuatı ile uyuşmayan kurallar koymak istiyor. Bunları sadece Türkiye için işletmeye başladılar. Bu adil değildir. Ama tüm bunlara rağmen ümidimizi yitirmiş değiliz. Böyle bir siyasete rağmen üyelik çabamız sürecektir. Avrupa Birliği Türkiye’ye ‘Sizi kabul etmiyoruz’ dediğinde, bunu söyler söylemez, herkes AB’nin bu dünyada neye hizmet ettiğini görecektir. Biz şunu diyoruz, Türkiye’yi kabul edin ya da etmeyin, biz zaten AB’nin içindeyiz. Bugün AB ülkelerinde beş milyon Türk yaşıyor. Bizi geride bırakmakla sadece kaybedersiniz. Niçin? Çünkü Türkiye AB için ekstra bir külfet olmayacak, aksine AB’nin mevcut sorunlarından bazılarını ortadan kaldıracak. Avrupa Birliği’nde hâlihazırda özgürlük ve ekonomi alanında Türkiye ile rekabet edemeyecek ülkeler var. Türkiye’yi neden kabul etmesinler? Buna dikkatlice bakacak olursanız siyasi nedenler bulursunuz. Türkiye’nin [yüzölçümüne oranla] çok büyük bir nüfusu var diyorlar. Bunu şimdi mi anladılar? Türkiye’nin nüfusunu bilmiyorlar mıydı? O zaman farklı mıydı? Aynıydı. Demek ki böyle bir yaklaşım samimi değildir. Avrupa Birliği daimi bir kararla bizi kabul etmemeyi seçerse, o zaman Türkiye buna göre bir karar verir. Ancak şimdi AB’nin yeni başkanı ile müzakerelerde bulunduğumuz için yeni bir aşamaya gelmek üzereyiz. Bu yeni süreç zarfında bir çok farklı adım atabiliriz. Bir çok konuda ilerleme kaydedebileceğimizi düşünüyorum.

erdogan_rus_rt_200912

RT: ABD Başkanı ile görüşmek üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gidiyorsunuz. Gündemdeki konulardan biri de Afganistan. Kasım ayında Türkiye, Afganistan’daki asker sayısını 1700′e çıkardı. Türkiye, Amerika’nın ilave asker talebine cevaben NATO’ya borcunu erkenden mi ödedi? Türkiye bu talebi daha fazla asker göndererek mi karşıladı?

RTE: Aslında şunu açıkça söylemem lazım, Türk Silahlı Kuvvetleri orada yeni ufuklar açtı. Neyi kastediyorum? Orada 750 ya da 800 askerimizin olmasının yeterli olmayacağını söyledik. O bölgede faaliyetlerimizi sürdürebilmemiz için, 1750 rakamına ulaşmak için yaklaşık 1000 kadar asker daha göndermemiz gerekiyordu. O zaman asker sayısını artırma yönünde bir talep yoktu. Türk ordusu, oraya asker gönderme kararını kendi başına aldı. Görevleri sırasında bir takım sonuçlar kaydedildi ve bu başarıyı devam ettirmek istedik.

RT: Türkiye-ABD ilişkilerine bakarsak, Türkiye Amerika’yı stratejik ortağı olarak adlandırıyor ancak bugüne dek ortaklığınız esasen askeri alanda oldu. Buradan hareketle, ortaklık yalnızca Afganistan ve İran’da işbirliğinden daha etkin olamaz mı?

RTE: ABD ile ortaklığımız hususunda, Obama Türkiye ziyareti sırasında gerçekten çok anlamlı yeni bir yaklaşım ortaya koydu. “Model” bir ortaklık ifadesini kullandı ve biz de bu süreci başlattık. Afganistan, Irak ve Lübnan konusunda görüş birliğimiz var. Bunların dışında Balkanlar’da, Kosova’da ve NATO’nun mevcut olduğu her yerde ABD ile birlikte çalışıyoruz. Türkiye, özellikle askeri açıdan ABD’nin yanındadır. Siyasi açıdan, barış ve özgürlükler konusunda niyetlerimiz ortak. Ekonomi alanında ise açıkçası, birincil ortağımız Rusya Federasyonu. 2008 itibarı ile 38 milyar dolarlık bir ticaret hacmimiz var. ABD ile ticaret hacmimiz ise yaklaşık 12 milyar dolar. Amerika ile Rusya arasında bir rekabet var demiyorum, ama işbirliğine açığız. Birbirimize ihtiyacımız var.

RT: İki rakip doğalgaz boru hattı, Nabucco ve Güney Akım, Türkiye’den geçecek. Türkiye bunlardan hangisine daha sıcak bakıyor? Ekonomik olarak değil de siyasi ortaklık açısından, çünkü iki boru hattı da ekonomik olarak Türkiye’nin lehine.

RTE: Güney Akım projesinde ortak değiliz, Nabucco’ya ortağız. Bunları birbirlerini tamamlayan projeler olarak görüyorum. Avrupa ne Nabucco ile ne Güney Akım ile ihtiyacını karşılayabilir. Güney Akım’a araştırma ve keşif seviyesinde dahiliz. Tabi ki Türkiye bir geçiş ülkesi olduğu kadar, tüketici konumundaki bir ülke. Bu nedenle Nabucco projesini en kısa zamanda hayata geçirmek istiyoruz.

RT: Ermenistan konusunda, Türkiye bu ülkeyle diplomatik ilişkilerini yeniden kurmayı planlıyor. Ermenistan’ın Ermeni soykırımı olarak kabul ettiği konuda tam olarak ne yapılacak?

RTE: 2005 yılında o zamanki Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan’a bir mektup yazarak bu meseleyi tarihçilerin araştırmasına bırakalım demiştim. Bu mektubuma bir yanıt alamadım. Bu mesele tarihçilerin işidir, siyasilerin değil. Kaldı ki, Türk milleti, atalarımız soykırım yapmamıştır. Böyle bir şey yapmış olamazlar. Osmanlı İmparatorluğu böyle bir yanlış yapmış olamaz. Her iki taraf da kayıplar yaşamıştır. Arşivlerimizi açtık, bunlar tarihi belgelerde açıkça görülebilir. Biz diyoruz ki Ermenistan da arşivlerini açsın, araştırmacılara izin verilsin ve bir sonuca varabilelim. Bu kadar basit. Ancak Ermenistan bunu yapmyor. Bu nedenle Türkiye’yi suçlamaya hakları yok. Böyle bir suçlamayı asla kabul etmeyiz.

RT: Bunu nasıl çözeceksiniz, yani Ermenistan, Türkiye’nin sınır kapılarını açması için iddiasından vazgeçmek zorunda mı olacak?

RTE: Bir iyi niyet göstergesi olarak onlara barış elini uzattık, bunu kabul ederler ya da etmezler. Herşeyden önce Dağlık Karabağ ve Azerbaycan meselesi var. Ancak ondan sonra yeni bir dönemi başlatabiliriz.


Kısaltılarak çevrilen bu röportajın İngilizce aslını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:

http://rt.com/Politics/2009-12-10/eu-lose-turkey-erdogan.html


Türkiye’nin kaygan zemini

2009/11/25 Yorumlar kapalı

Türkiye’nin İslamcı hükümetinin demokratik ilkelere bağlılığı pek de sağlam görünmüyor. Başbakan Erdoğan, medyayı susturmaktan ve Müslüman diktatörleri şımartmaktan vazgeçmeli.

Washington Post / 23.11.2009

Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’deki ekonomik serbestleşme siyasetinin kahramanı olmuş durumda. Ilımlı İslamcı partisi AKP’nin 2002′deki genel seçimleri kazanması başlı başına bir zaferdi. Ordu ve yargı tarafından hükümeti azletmeye yönelik mükerrer çabaların üstesinden gelinmesi de öyle. Erdoğan, Türkiye’nin Kürt azınlığa karşı tutumunda tarihi reformlara imza atarken, Ermenistan sınırının açılması yönünde de büyük bir adım attı.

Oysa, görevde kaldığı süre boyunca Erdoğan’ın demokratik ilkelere ve Batılı değerlere bağlılığının tam olmadığı ortaya çıktı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım beklentileri azaldıkça, hükümetin dış politikası sert bir manevra yaptı. İsrail keskin bir şekilde kınanırken, İran’ın Suriye’nin ve Sudan’ın sabıkalı hükümdarlarıyla samimiyet artırıldı. Erdoğan son olarak, Darfur’da savaş suçu ile itham edilen Sudan Devlet Başkanı Ömer Hasan Beşir’in Türkiye’de iyi dileklerle karşılandığını, çünkü “bir Müslüman’ın asla soykırım yapamayacağını” söyledi.

Bundan daha kaygı verici olansa Erdoğan’ın Türk basınına karşı tutumu. Türkiye’deki gelenekleşmiş laik kurumların bir parçasını oluşturan medya devlerinin hükümete muhalefet etmesi karşısında hayal kırıklığına uğrayan başbakan ve müttefikleri, şartları gittikçe daha da ağırlaşan tedbirlere başvurmaya başladılar. İki yıl önce, ülkenin ikinci büyük gazetesinin tasfiye edilip satılması, gazeteyi Erdoğan’ın damadının yönettiği bir şirketin avcuna düşürdü. Bir zamanlar muhalif olan gazete, şimdi tahmin edilebileceği üzere hükümet yanlısı bir çizgide.

Hükümet şimdi de Türkiye’nin en büyük medya kuruluşu olan Doğan Yayın’ı imha etmekle tehdit ediyor. Yedi gazete, yirmi sekiz dergi ve aralarında CNN’in Türkçe servisinin de yer aldığı üç televizyon kanalını yöneten dev şirket, eski hesaplardaki kuşkulu denetlemelerden gerekçe alan ve git gide artan vergi cezaları ile karşı karşıya. Eylül ayında çıkarılan en son cezanın faturası 3,3 milyar dolar civarında. Bu miktar, Doğan Yayın ve bağlı olduğu ana şirketin değerinden daha fazla.

Avrupa Birliği’nin sert eleştirisine maruz kalan Erdoğan ve dışişleri bakanı vergi cezalarının “teknik bir mesele” olduğunda ısrarcı. Bir röportajında, Başbakan, yayın kuruluşunun durumunu, gangster Al Capone’a karşı getirilen vergi davasına benzetti. İstemsizce yapılan bu benzerlik, niyeti açığa vuruyor. Erdoğan’ın, söz konusu şirketin vergi kaçırdığı iddialarıyla bir sıkıntısı yok, oysa hükümetinin üzerine giden haberler başka. Ortaya çıkan ilk haberler, İslami bir vakfın yasadışı yollardan partisine para akıtmış olabileceği hakkındaydı.

Türk gazeteciler, iş kollarının bir korku tabakası ile örtüldüğünü söylüyor. Editörler otosansür uyguluyor. Bir çok gazetecinin, hükümetin son birkaç yılda telefonlarını dinlediği 100 bin kişinin arasında olduğu tahmin ediliyor. Aralarında Doğan Yayın’ın baş yöneticisinin de bulunduğu bazı gazeteciler ise darbe planları yaptıkları iddiasıyla anlaşılması güç bir soruşturmanın önüne katılıp gitmiş durumdalar.

Erdoğan ve partisi Vaşington’daki çoğu kişi tarafından bir zamanlar, inançlı Müslümanların nasıl demokratik siyaset yapabileceklerine dair bir örnek teşkil ediyordu. Zihinlerdeki bu algı hızla kararıyor. Bu ışığın sönmesi istenmiyorsa, Erdoğan Müslüman diktatörleri şımartmaktan, ve onların yurtiçindeki muhalefeti susturma alışkanlıklarını takip etmekten vazgeçmeli.


Bu yazının aslını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:
http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2009/11/22/AR2009112201602.html


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.