Türkiye’nin kaygan zemini
Türkiye’nin İslamcı hükümetinin demokratik ilkelere bağlılığı pek de sağlam görünmüyor. Başbakan Erdoğan, medyayı susturmaktan ve Müslüman diktatörleri şımartmaktan vazgeçmeli.
Washington Post / 23.11.2009
Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’deki ekonomik serbestleşme siyasetinin kahramanı olmuş durumda. Ilımlı İslamcı partisi AKP’nin 2002′deki genel seçimleri kazanması başlı başına bir zaferdi. Ordu ve yargı tarafından hükümeti azletmeye yönelik mükerrer çabaların üstesinden gelinmesi de öyle. Erdoğan, Türkiye’nin Kürt azınlığa karşı tutumunda tarihi reformlara imza atarken, Ermenistan sınırının açılması yönünde de büyük bir adım attı.
Oysa, görevde kaldığı süre boyunca Erdoğan’ın demokratik ilkelere ve Batılı değerlere bağlılığının tam olmadığı ortaya çıktı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım beklentileri azaldıkça, hükümetin dış politikası sert bir manevra yaptı. İsrail keskin bir şekilde kınanırken, İran’ın Suriye’nin ve Sudan’ın sabıkalı hükümdarlarıyla samimiyet artırıldı. Erdoğan son olarak, Darfur’da savaş suçu ile itham edilen Sudan Devlet Başkanı Ömer Hasan Beşir’in Türkiye’de iyi dileklerle karşılandığını, çünkü “bir Müslüman’ın asla soykırım yapamayacağını” söyledi.
Bundan daha kaygı verici olansa Erdoğan’ın Türk basınına karşı tutumu. Türkiye’deki gelenekleşmiş laik kurumların bir parçasını oluşturan medya devlerinin hükümete muhalefet etmesi karşısında hayal kırıklığına uğrayan başbakan ve müttefikleri, şartları gittikçe daha da ağırlaşan tedbirlere başvurmaya başladılar. İki yıl önce, ülkenin ikinci büyük gazetesinin tasfiye edilip satılması, gazeteyi Erdoğan’ın damadının yönettiği bir şirketin avcuna düşürdü. Bir zamanlar muhalif olan gazete, şimdi tahmin edilebileceği üzere hükümet yanlısı bir çizgide.
Hükümet şimdi de Türkiye’nin en büyük medya kuruluşu olan Doğan Yayın’ı imha etmekle tehdit ediyor. Yedi gazete, yirmi sekiz dergi ve aralarında CNN’in Türkçe servisinin de yer aldığı üç televizyon kanalını yöneten dev şirket, eski hesaplardaki kuşkulu denetlemelerden gerekçe alan ve git gide artan vergi cezaları ile karşı karşıya. Eylül ayında çıkarılan en son cezanın faturası 3,3 milyar dolar civarında. Bu miktar, Doğan Yayın ve bağlı olduğu ana şirketin değerinden daha fazla.
Avrupa Birliği’nin sert eleştirisine maruz kalan Erdoğan ve dışişleri bakanı vergi cezalarının “teknik bir mesele” olduğunda ısrarcı. Bir röportajında, Başbakan, yayın kuruluşunun durumunu, gangster Al Capone’a karşı getirilen vergi davasına benzetti. İstemsizce yapılan bu benzerlik, niyeti açığa vuruyor. Erdoğan’ın, söz konusu şirketin vergi kaçırdığı iddialarıyla bir sıkıntısı yok, oysa hükümetinin üzerine giden haberler başka. Ortaya çıkan ilk haberler, İslami bir vakfın yasadışı yollardan partisine para akıtmış olabileceği hakkındaydı.
Türk gazeteciler, iş kollarının bir korku tabakası ile örtüldüğünü söylüyor. Editörler otosansür uyguluyor. Bir çok gazetecinin, hükümetin son birkaç yılda telefonlarını dinlediği 100 bin kişinin arasında olduğu tahmin ediliyor. Aralarında Doğan Yayın’ın baş yöneticisinin de bulunduğu bazı gazeteciler ise darbe planları yaptıkları iddiasıyla anlaşılması güç bir soruşturmanın önüne katılıp gitmiş durumdalar.
Erdoğan ve partisi Vaşington’daki çoğu kişi tarafından bir zamanlar, inançlı Müslümanların nasıl demokratik siyaset yapabileceklerine dair bir örnek teşkil ediyordu. Zihinlerdeki bu algı hızla kararıyor. Bu ışığın sönmesi istenmiyorsa, Erdoğan Müslüman diktatörleri şımartmaktan, ve onların yurtiçindeki muhalefeti susturma alışkanlıklarını takip etmekten vazgeçmeli.
Bu yazının aslını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:
http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2009/11/22/AR2009112201602.html
Al Jazeera English
TBG
بي بي سي العربية